Ağ oluşumları üzerine çalışan bir istatistikçi olarak, ister istemez hayatı ağ gözlüğünden görüyorum. Benim için her şey bir ağ: LinkedIn’de takip ettiklerim, WhatsApp yazışmalarım, ülkeler arası ihracat ve ithalat, okuduğum kitaplar, balkonlarda asılan çamaşırlar. Çünkü hepsi, insanlar, kurumlar, nesneler, bir noktada düğümler olarak temsil edilebilir. Ve aralarındaki bağlar birer kenar. Çizge kuramı diliyle konuşursak: Her varlık bir düğüm. Aralarındaki her ilişki bir kenardır.
Ağ bilimine ilgim doktora yıllarında başladı. Ama bir süre sonra fark ettim ki aslında çok daha eskiden beri dünyayı böyle görüyormuşum. Çünkü ben İstanbul’da büyüdüm. Yarısı Avrupa, yarısı Asya olan bir şehirde. On beş dakikalık bir vapur yolculuğuyla iki kıta arasında geçiş yapılabilen bir yerde. Ben bizim yakanın çocuğuyum, Anadolu yakasının. Karşı dediğim yer de haliyle Avrupa yakası.
Ama “karşı” her zaman görecelidir. Benim için Avrupa yakası karşıyken, oranın çocukları için Anadolu yakası karşıdır. Demek ki, bu ağın bağları simetrik değildir; her algısal bağ gibi yönlüdür, öyle modellenmesi gerekir.
Eğer İstanbul’un semtleri, mesela Caddebostan, Yıldız ve Beyoğlu, birer düğüm ise, ilk refleks kenarları fiziksel ulaşım olarak tanımlamaktır: köprüler, metrolar, vapur seferleri. Ama bu, İstanbul’u mekânsal ağ olarak basitleştirir. Halbuki İstanbul tek katmanlı bir ağ değildir. Fiziksel ulaşım, bu ağın sadece bir katmanıdır, belki de en düşük ağırlığa sahip olanıdır. Onun yanında, en az onun kadar güçlü sosyal bağlar, ekonomik bağlar, tarihsel bağlar, bir de gönül bağları vardır. Yani diyeceğim; bir vapur yolculuğu ile komşuluk bağı aynı ağırlıkta değildir, yani İstanbul çok katmanlı bir ağdır. İstanbul’da aynı düğümler farklı ilişki türleri üzerinden birden fazla kenar kümesine sahiptir.
Belki de Boğaz sadece coğrafi bir ayrım değildir. İstanbul’un sosyal bağ yapısı üzerinde bir topluluk algılama yöntemi uygulansaydı, yüksek iç bağlantı ve görece düşük dış bağlantı prensibine dayalı iki baskın alt ağın ortaya çıkması şaşırtıcı olmazdı. Yani mesele coğrafyanın kendisi değil; bağların yoğunluk dağılımıdır.
İstanbul’un derece dağılımı da homojen değildir. Belki tam anlamıyla ölçeksiz değildir ama çarpık bir dağılım sergiler. Az sayıda düğüm yüksek dereceye sahiptir, mesela üniversiteler, finans merkezleri, medya kurumları.
Özvektör merkeziliği burada devreye girer. Çünkü bağlantılı olmak yetmez; kime bağlı olduğunuz da önemlidir.
Ama bütün bu ölçütler gözle görülen kenarlara dayanır. Oysa İstanbul’un en güçlü bağları çoğu zaman örtüktür; gönülden gelir, sevgisi içinize işler.
Bu da İstanbul’un gizli uzayını çok boyutlu yapar. İki boyutlu bir Öklidyen yerleştirme çoğu zaman yetersiz kalır. Sosyal mesafe, fiziksel mesafeden farklıdır; kültürel yakınlık, coğrafi yakınlıkla örtüşmeyebilir.
Bir ağın içinden yazmak, aslında onun parametrelerini içeriden hissetmektir.
İstanbul yüksek kümelenme katsayısına sahiptir. Ama aynı zamanda yapısal boşluklar barındırır. Benzerlik eğilimi güçlüdür; benzerlik katsayısı pozitiftir.
Ve belki de asıl mesele yoğunluk değildir.
İstanbul’u modellemek mümkündür.
Ama tek bir ölçütle değil.
Çünkü bazı kenarlar çizilmez. Bazıları hafızadır. Bazıları sevgiden gelir. Bazıları sadece aynı şehrin sesini paylaşmaktır.
Belki de her şey bir ağ değildir. Belki de sadece ben öyle görmek istiyorumdur.

